GENÇLİK İÇİN YAZILAR
11/28/2008
Ergenlik biyolojik, psikolojik, sosyal ve zihinsel açıdan bir gelişme olgunlaşmanın görüldüğü kızlarda 11, erkeklerde 13 yaşları civarında başlayan ve her ikisinde de 20 yaş civarı biten çocukluktan erişkinliğe geçiş dönemidir. Bu dönemi Ön Ergenlik ve Genç Yetişkinlik olarak ikiye ayırmak gerekir.Bizde bu konuyu araştırıp sizlerin beğenisine sunuyoruz:
Ön Ergenlik Dönemi:
Bu yıllarda büyüme hızı artar, özellikle kol ve bacak kemiklerinde dikkat çekici düzeyde büyüme görülür. İç salgı bezlerinin salgıladığı hormonlar bedende ve duygusal yapıda önemli değişikliklere yol açar. Çoğu fizyolojik temele dayalı bu değişiklikler bir çok gelişim görevlerinin ortaya çıkmasına yol açar.
Dönemin Gelişim Özellikleri:
1. Hızla gelişen ve oranları değişen bedene uyum sağlamaya çalışma,
2. Yaşıtları arasında bir yer edinebilme,
3. Kemik ve kas koordinasyonun tam olarak sağlanamaması nedeniyle sakarlık ve beceriksizlik,
4. Kendini yaşıtları ile kıyaslama,
5. Sık sık odasına kapanma ve kapısını kilitli tutmak isteme,
6. Süse ve giyinmeye büyük özen gösterme,
7. Kendinde ilk defa rastladığı cinsel değişimlerle ilgili kaygılar duyma,
8. Uyarılara ve eleştirilere sert tepkiler verme,
9. Genelde bir sinirlilik ve gerginlik hali,
Ergenlik ve Genç Yetişkinlik Dönemi:
Bu dönemde ön ergenlik dönemindeki bazı gelişim özellikleri devam etmekle birlikte daha başka gelişim özellikleri de karşımıza çıkar.
Dönemin Gelişim Özellikleri:
1. Kuralların çokluğundan ve sıklığından yakınır, uyarılara birden tepki gösterir ve ters yanıtlar verir,
2. Uzun uzun düşler kurar, bu nedenle sık sık dalgın olduğu gözlenir.
3. Evde pek durmak istemez, dönüş saatlerine aldırmaz,
4. Duvarlara sevdiği artistlerin ve şarkıcıların resimlerini asar.
5. Arkadaşlarının eleştirilmesine tepki gösterir.
6. Büyüklerinden ve öğretmenlerinden gerekli desteği bulamazsa, yanlış arkadaşlıklara ve bazı kötü alışkanlıklara yönelir.
7. Başkalarının kendisi hakkında vereceği hükümler konusunda aşırı duyarlıdır.
8. Küçük kusurları ve olayları oldukça büyütür.
9. Bir meslek seçmek ve buna hazırlamak için çaba gösterir,
10. Aileden bağımsız olabilme uğraşına girişir, bunun için ilgilerine uygun bir meslek edinme uğraşı verir.
11. Yetişkin toplumsal statüsüne erişmeye çalışır.
Ailenin Gencin problemine yaklaşımı:
1. Her şeyden önce gençlik çağının çalkantılı bir dönem olduğunun bilincine varılmalı, genlik çağının özellikleri hakkında ilgili kurumlardan bilgi alınmalı.
2. Gencin göstermiş olduğu tutarsız davranışlar karşısında aile soğuk kanlılığını kaybetmemeli. Unutmamalı ki Gencin göstermiş olduğu uyumsuz davranışlar yine onunla karşılıklı diyalogla, konuşarak çözümlenmeye çalışılmalı. Bağırmak, dövmek, küsmek gibi davranışlar gencin daha çok aileden uzaklaşmasına ve yanlış arkadaşlıklar edinmesine neden olabilir.
4. Gencin arkadaşlarını kötülememek onları yıkıcı şekilde eleştirmemek gerekir, genç için arkadaşlarının önemli olduğu unutulmamalı,
5. Gence getireceğiniz eleştiriler onur kırıcı, kişiliğini zedeleyici değil yapıcı yönde olmalıdır.
6. Gençle ufak tefek ayrıntılar üzerinde (saç biçimi, giyinmesi vbg.) tartışmaya girmemek gerekir, bu durumlar gencin başarısını ve size karşı olan davranışlarını etkilemiyorsa ki genelde etkilemez bunu büyük bir sorun haline dönüştürmek genç tarafından kişiliğine müdahale şeklinde algılanabilir.
7. Özellikle bu çağın ön ergenlik döneminde bazı sakarlıklarla karşılaşılabiliriz. Ergenin göstermiş olduğu sakarlığa olumsuz davranış gösterirsek hem onun onurunu kırmış oluruz hem de ters tepkiyle karşılaşırız.
8. Ailelerde görülen temel sorun küçük çocuklarının büyüdüğünü kabul etmemeleridir. Ona artık daha fazla serbestlik tanımalı eve giriş çıkış, arkadaşları ile gezmesine aşırı müdahale etmemelidir.
9. Aileler mümkün olduğu kadar ergeninde zevk alabileceği ortamlara birlikte gitmelidir, böyle bir durum ergene kendisine değer verildiği hissi uyandırır.
10. Ergenin arkadaşlarını sert bir şekilde eleştirdiğinizde ergenin bize tepki vereceğini ve onlara daha çok önem vereceğini unutmamak gerekir.
11. Genci yaşıtları ile kıyaslama yapmaktan kaçınınız, bu davranış onunla aranızda sürtüşme yaratacağı gibi, kendisine karşı güveninin azalmasına da yol açar,
12. Gençlik çağında , özelikle de ön ergenlik döneminde cinsel gelişimleri ile ilgili büyük sorunlar yaşarlar, bazı değişimleri sadece kendilerinde oluyormuş gibi algılarlar, bu dönemde onları ilgili bir kuruma yada çevresinde sevdiği ve yaşına yakın özelliklede cinsel hayatının düzene sokmuş biriyle iletişim kurması için yönlendirmeniz gereklidir.
13. Gençle iyi geçinmek demek onun her istediğini yapmak denek değildir. Ailenin tüm bireylerinin ortak sorumlulukla uyacağı kurallar koymak bu kuralları koyarken her bireyin görüşünü almak gerekir.
GENÇLİK BİLİM VE ÜNİVERSİTELER
Bilim, insanın örgütlü olarak geliştirdiği, bireysel ve toplumsal bir etkinliktir. Bu etkinliğin gelişimi, her zaman, toplam toplumsal etkinliğin de bir parçası olmuştur. Daha açık bir biçimde şöyle diyebiliriz: Bilim sosyo-ekonomik bir alt yapının ürünü olan, bireyleri tek tek ve toplu olarak etkileyen, örgütlü olsun olmasın, bir ideolojik yapıyla bağlara sahiptir. Bilimin içeriğinde çok önemli paya sahip olan soru yöneltme, anlama çabası ve insan yaşamını kolaylaştırmak amacıyla doğayı sistemleştirme işi, tarihin farklı dönemlerinde değişmek koşuluyla, yukarıda belirtilen ideolojik etkilerinden kopuk bir biçimde gelişmemiştir. Doğayı kavramlaştırmada var olan toplumsal etkinin izlerini birçok bilim adamının gelişiminde gözlemleyebiliriz. Kepler' in 'doğayı mükemmelleştirmesi' daha açıkçası; tanrının mükemmelliğinin doğaya yansımış ifadelerini bulmak isteyişi, onun eliptik gezegen yörüngeleri karşısında şaşkınlığa düşüp aynı deneyleri çembersel yörüngeleri bulmak amacıyla yıllarca tekrar etmesine yol açmıştır. Evren eliptik yörüngeleri barındırmamalıdır; çünkü tanrının mükemmellikten sapışı kabul edilemez. Dinin yüzyıllar boyunca ortaya koyduğu ve toplumsal olarak üretim ilişkilerinin devamıyla işbirliğinde olan mistik bakış açısı Kepler’in önyargısını açıklamamızda bize yardımcı olabilir.
Bu koşullar altında, bilim üretiminin, bilimin sistemleşmesi, öğretimin örgütlenmesi süreçlerinden yoğun olarak etkilenmesiyle birlikte, toplumun verili ekonomik sistemiyle ilişkisi, bilimin yapısına dair önemli etkilere sahiptir. Bilim her dönemde, anlama ve doğayı sistemleştirme bileşenlerinden; uygulamalı ve kavramsal bilimlerin diyalektik bir birlikteliğinden ibarettir, bu bileşenlerin herhangi birinden değil. Üretim ilişkilerinin, bilimin üretim sürecinin bileşenlerinin öne çıkarılma derecesindeki etkisi yanında, karmaşıklaşan toplumsal yapının farklı ürünlerinin, örneğin salt eğitim sisteminin yapısının, dini veya kültürel yapının, üretim ilişkileriyle organik bir bağ içinde bilimin yapısında meydana getirdiği etki unutulmamalıdır.
Bu bakış açısının bilimin tanımına, gelişim sürecindeki 'anlama' olgusuna, bu olgunun ortaya çıkışındaki atılıma dayandığı ve buna paralel olarak sistemin çizdiği çizginin dışına adım atarken, kişisel olarak bilim insanının toplumun belirleyici etkenlerinin olabildiğince dışında hareket etmesi gerektiği anlamına geldiği görülmelidir. Her yönden tabularını yıkan bir kavrayışın yansımasıdır, bilim. Burada anlatılmak istenen, insanın bakış açısının toplumun yapısının etkisini hiçbir şekilde hissetmediği değil, aksine bilim insanının zihinsel sürecinin çok daha karmaşık ve birbirinden farklı, yani dönemsel olarak etkileri değişen faktörlerin izlerini taşıması, fakat doğrudan onlar tarafından belirlenemez oluşudur. Bilimsel bakış açısı, onu üretenin kendisine ait bir kavrayışın ürünü olmadığı sürece, gelenekselleşmeye mahkûmdur. Bu bakış açısının bilim tarihinde uygulanışı ve buradan yola çıkarak günümüz gençliğinin, bilimle ilişkisine temas etmek, konuyu netleştirecektir.
TARİH BOYUNCA KAVRAMSAL
VE UYGULAMALI BİLİMLER
Bilim ve tarih arasındaki ilişkiye baktığımızda, ilk önümüze çıkacak olan, anlamlı ve sistemli olarak ele alınmaya başlandığı ilk uygarlıklarda bilimin, doğayı anlama çabası olarak dönemin filozoflarının epistemolojisinin kaynaklarından biri olduğudur. Üretim ilişkilerinin karmaşık yapılara sahip olmadığı bu dönemde, bilim insanının zihinsel altyapısını, doğayı kavramlaştırmasındaki sistematiği belirleyenin daha çok kendi birikim ve inisiyatifi olduğu görülür.* İşbölümünün basitliği ve doğaya hakim olma yetisinin eksikliğinden dolayı, bilimin, toplumun üretim ilişkileriyle dolaysız bir temasa sahip olmayışının; ileri dönemlerde önem kazanacak olan uygulamalı bilimlerin, bu dönemde henüz bir varlık gösterememesine sebep olduğu söylenebilir. Bu dönem boyunca bilimde, kültürel ve sosyal yapının etkisi önemli yer tutmaktadır. Üretim ilişkilerinden apayrı düşünülemeyecek olan bu etkenlerin, bilim öğretimi sistemli bir hale gelene kadar etkisi daha yoğun olmuştur. Buradan çıkarılacak sonuç; üretim ilişkilerinin ve insanın sosyoekonomik varlığının, tarih boyunca belli başlı kişilerin zihinsel süreçleriyle bağlantılı olarak geliştiği, bu ikisinin birbirlerinden kopuk olmadığı ve birbirlerinin basit birer altkümesi olamayacağıdır.
Bilimin giderek hayatın daha fazla alanına daha güçlü bir etkide bulunmaya başladığı, bilimlerde bir atılımın gerçekleştiği 17. ve 18. yüzyıllarda, ekonomik ilişkilerin karmaşıklaştığı, eğitimin kurumsallaştığı, dinin etkisinin kırıldığı gözlenir. Bu dönem, aynı zamanda, sermayenin kârını artırma güdüsü üzerinde şekillenen bir toplumsal sistem olan kapitalizmin, insanı makinenin bir uzantısı haline getirmeye başladığı dönemdir. Bunun bilim alanına yansıması olarak da, özellikle 19. yüzyıl, daha önce görece bir varlık gösteremediği söylenebilecek uygulamalı bilimlerin "şahlanışına" tanık oldu.
20. yüzyılda üretimin artışı ve bu artışa paralel olarak, sermayenin kalifiye eleman ihtiyacı sonucu, üniversitenin eğitim sisteminin kontrol altına alınması önem kazandı. Üniversitenin eğitim programının doğrudan sistemin kendini üretebilmesi ekseninde odaklanması, kimi zaman, üniversitenin toplumsal düzenle ilişkileri içinde biraz "kendiliğinden", kimi zaman da planlanarak ve tam olarak sonuçlarının farkına varılarak gerçekleştirildi. Bunu 'en kötü olanı' izlemeye başladı; tek alternatifin zaten mevcut sistemin eğitimde, bilimde, üretim ilişkilerinde sürerliliği olduğu yanılsaması. İnsanın yapısına ait bir özelliği, bu ortamda zararlı bir görev üstlendi; olan bitenin birikerek hayatı zorlar seviyede sorun olmaya başlamasından önce, bu birikimlerin sorgulamasını yapmayışı, yani alışkanlık kazanması. Tüm toplum, küçük yaşta başlayan bu sistemli aptallaştırma sürecinin, eğitim sisteminin, yaratması muhtemel sorunlar meyvelerini vermeden, ona dur demeyecek gibiydi. Tabii ki bu soyut bakış açısı pek gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü, eğitim sistemi hayattan kopuk bir olgu olarak tasvir edilemez. Bilimde, insanın insan olmasının tüm farklı unsurlarının içinde gerçekleşen bunalımla ve kendi bunalımının katkısıyla, kendi alternatifini tüm bileşenleriyle yaratmanın savaşımı başladı. Bilimin en çok kavrandığı ve eğitimin sonuçlanacağı kurumda başlamalıydı bu başkaldırı, öyle de oldu, üniversitede alternatif bilim kavrayışının mücadelesi baş gösterdi.
ÜNİVERSİTE VE 'ÖĞRENCİ TİPİ
Bilimin birikimi tartışmaya açılabilir. Bunun için, bilimsel birikimin araştırmaya yardımcı olmasından başkaca da bir koşul aranmasına gerek yoktur. Oysa, varolan uygulamanın bununla ilgisi yoktur. Burada, öğrenci bu birikimin yanında kendini önemsizleştirir ve üretkenliğinin önüne geçer. Tüm evren matematiksel olarak bir (veya birkaç) önerme üzerinden açıklanabilir. Genişçe bir temel önermeler silsilesinin değişmeden kalışı, yani alanının kabul görmüş temelinin dışına çıkmayışı, bilim adamı için sınırları önceden çizmek olacaktır. Bu her alan için aynıdır. Öncellerine güvenmekle yükümlü kılınıp bir süre sonra da aptallaştırılan, üretkenliği yok edilen öğrenci fenomeninin temelinde, bu ürkeklik ve bağnazlık yatar. Yeni bir dünya özleminin bilim dünyasındaki varlık koşulu, bunu kırmayı iş edinmektir. Kendine fazla güvenle ortaya çıkan basit bir küstahlık değildir anlatılmak istenen, aksine; insanın eğitim almasının özünü, hayatı ayakları üstüne basar bir halde kavraması ve hiç kimsenin hayatı onun adına kavrayıp örgütlemesine izin vermemek özgürlüğüdür. Sistem tarafından insanın özgürlüğünün fiziksel ve ruhsal olarak elinden alınışının, "eğitim" alanındaki son ve en acı boyutu, bu darlaşmanın, farkında bile olunmadan, bireyin beyninde oluşturduğu zindandır.
Özünün yıpratıcı, sınırlayıcı karakterini eğitim sürecinin ilk yıllarında kullanılan araçların daha dolaysız ve daha net olarak içerdiği söylenebilir. Örneğin, kendini toplumun bir parçası olarak kavrayamayan küçük yaştaki birey, olgunlaşmaya yönlendirilmesi ve hayatı ve insanı kavrayabilmesinin önü açılması gerekirken, dayak yer. Ödevlere boğularak hayatının darlığı ona kavratılmak istenir sanki. Dolaylı ya da dolaysız baskının hissettirilişi, öğrencinin, üretkenliğini yok edip istediği, ihtiyacı olduğu şekilde bir insan olarak yetişmesinin gerekli olduğunu, gün gün, parça parça beynine yerleştirir. Öğrenci korkmuştur. İnsanların birbirinin üstüne basa basa yükselmeye çalıştığı, kazananla kaybedenin ayrılmaz bir bütünün parçaları halinde var olduğu hayatın bu çirkin yüzüyle sorunlar yaşamaya başlar. Bu zindan okuldan ibaret de değildir. Yavaş yavaş farkında bile olmadan, hayatın bütününde bunu hissetmeye başlar; evde, sokakta, ufacık arkadaşlarının arasında bile bir türlü salgın vardır sanki. Yaşı arttıkça ve derslerinin içeriği zenginleştikçe kendisini, ona zor ve yeni bir dünya olarak gelen "bilgi biriktirme süreci"nde kaybeder. Yıllarca devam eden bu süreç, özünde bir değişiklik olmaksızın, bireyin ortaokul yaşantısı boyunca da kendini kelepçeler. Hayatının nereye gitmekte olduğunu ve toplumda konumlanması gereken yerin ne olduğunu gözetmeden, üstündeki bütün çirkin birikimiyle liseye gelir. Sevmeye, gülmeye, düşünmeye çok az zamanı vardır, en önemli var oluş sebebi ise esirleşmektir; sistemsiz bir sıralı bilgiler bütünü, süngerleşmiş bir beyindir sanki sahip olmak istediği.
Üniversitenin birey açısından önemi, onun insanlaşma temelinde kazanacaklarından, doğayı ve kendini daha doğru tamamlamasından öte; yaşamını finanse etmenin kapısı olarak bireyin beyninde ortaya çıkar. Yarış devam etmektedir; ezersin ya da ezilirsin. Önünde küçümsenmeyecek engeller vardır. Metropol üniversitelerinde daha yoğun hissettiği, mali sınırlara sahiptir. Üniversitenin sadece özelleşmesi değil, bir bütün olarak sermayeleştirilmesi karşısında, her gün bir şeyler daha yitirerek pasifleşmeye sürüklenir. Aklına bazı sorular gelir: Niçin tercih ettiği bölümdedir de başkasında değildir? Hayatı yeniden kurmak için mevcut durumunu nasıl en iyi şekilde kullanmalıdır? Bu sorular elbette, üniversitenin bilimselleşmesi mücadelesine katılmanın başlangıcıdır.
Üniversitenin özellikle son yirmi yılda değişen çehresinin, tamamen sermaye güdümüne girişinin en önemli hedefleri arasında yer alan, bilimin pazarlık konusu haline getirilip satışa çıkarılışı, hayatımızı birçok açıdan tehdit ederken, bire bir ve en somut etkisini yine üniversitelerimizde göstermektedir. Eğitimin ve araştırmanın finanse edilişinin gittikçe sermaye kanalıyla gerçekleştirilmeye yöneltilmesi, bilimin ya da "bilimdışı bilginin" bütünüyle içeriğinin boşalmasına yol açıyor. Fen-edebiyat fakültelerinin yavaş yavaş işlevini kaybetmesi, üniversitelerin ne kadar bilim ürettiğinin göstergesidir. Hayatın iplerini elinde tutan sermayenin ucuz ve kalifiye işgücünü endüstriye yöneltme çabası, bir çıkmaza dönüşüyor. Bir yanda içi boşaltılan mühendislik ve temel bilimler, diğer yanda da buna yöneltilecek öğrencinin zihinsel bir kısırlığa sürülmek istenişi, bu sürecin devamına engel teşkil ediyor. Akademisyenlerin de bilimle ilişkisi bu bağlamda öne çıkıyor. Mesleği bilimle iç içe olması gereken bu insanlar bilime neresinden yaklaşıyor, bilimsellik adına ne yapıyorlar? Bunun dünyanın her yanında birbirine benzediği söylenebilir. Özellikle Sovyetler'in çöküşünden sonra, kapitalist gevezeliğin had safhaya çıktığı son on yılda, sistemin kendini yeniden yapılandırıp tüm dünyaya tam anlamıyla hakim olmaya soyunması, bu yapılandırmanın insan kaynağını oluşturma görevini üstlenen üniversitenin de bundan geniş ölçüde etkilenmesine yol açıyor. Bugün üniversitelerimizde kurulan araştırma-geliştirme ünitelerinin neye hizmet ettiği, YÖK yasa tasarısının akademik personele getirdiği dayatmalar, öğrencinin bu yasayla bir mala ve okulda bulunduğu süre içerisinde de bir müşteriye dönüştürülmek istendiği, yukarıdaki gelişmeler göz önünde bulundurulmadan anlaşılamaz.
Temel bilimlerin ve mühendisliğin getirildiği noktanın dışında, öğrenciye bütün eğitim süreci boyunca verilen şekil, öğrencinin bilim özleminin temelini oluşturuyor. Akademisyenler, çalışmalarının onay alıp desteklenmesini amaç haline getirmek zorunda kalıyorlar. Patentlenmek ve "bilime" katkıda bulunmak, patentin ve bilimin kim ve ne için anlam taşıdığına bakılmaksızın, birçoğu açısından büyük önem taşıyor ve içine gömüldükleri çıkar batağının farkına varamayabiliyorlar. Bilimi, hayattan kopuk, at gözlüğüyle görmesi, hem bilimcinin kolayına geliyor, hem de iplerini elinde bulunduran sermayeye yarıyor. Öğrenciye de aynı gözlüklerden takılmaya çalışılıyor; notunu kullanan, referanslarını kullanan bilim adamı, patentinin getirdiği bir güvenle doğru yaptığından şüphe bile etmeyen bir hale geliyor.
Üniversitenin ve bilimin bugün geldiği noktanın ve derslerin içeriğinin, sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirilmesinin sonucu olduğu, her üniversiteli genç tarafından kavranmalıdır. Üniversitede geçen dört beş yılın ardından, daha iyi bir gelecek için verilen mücadeleden geri duruş, bu bağlantının kurulamıyor olmasıyla açıklanabilir. Gençliğin sosyalizmi benimseyen kesimleri de, bilimsel bakış açısını özümseyememenin, alanlarında diyalektik materyalizmi ve sosyalizmi alternatif olarak ortaya çıkaramamanın sıkıntısını yaşıyor. Oysa, üniversitede bilimin alternatif duruşu ortaya konmadığı sürece, bir bütünün eksik parçası, gençlik mücadelesi açısından tamamlanmayacaktır. Marksizm "hayatı" yeniden yaratmanın adayıdır, onun "herhangi bir parçasını" değil. Bilimsel süreçte yaratılacak gerçek bir alternatif, üniversite mücadelesi açısından çıkış noktası yaratabilecek derecede öneme sahiptir.
Servet ÜNAL
AVRUPA GENÇLİK HAKLARI ŞARTI
Avrupa Konseyi tarafından benimsenen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini, Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesini, Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesini, Avrupa İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri Koruma Sözleşmesini, Avrupa Sosyal Şartını göz önüne alarak;
Bu enstrümanlar kesinlikle bireyin etkin olarak korunması için kurallar içermekte iken, fakat bu kurallar tek başına özelde genç insanların konumları ile ilgilenmemeye yetmemekte iken;
Genç insanlar insan hakları ihlallerine maruz kalan; hassaslıkları nedeniyle bu ihlallere karşı mücadele etmek için yeterli donanıma sahip olmayan belirgin bir sosyal kategori oluşturmakta iken;
Özellikle gençlerin haklarının korunması için bir Şartın benimsenmesi için gereksinimin var olur iken;
Böyle bir Şartın su götürmez olarak Avrupa bütünleşmesi ile bağlantılı olduğunu, ekonomik boyutuna vazgeçilmez bir tamamlayıcı olduğunu göz önünde bulundurarak;
Bu Şartın Avrupa yurttaşlığının geliştirilmesinde temel bir nokta oluşturacağını ve tüm Avrupa kıtasında, hatta dünya düzeyinde gençlik haklarının korunmasında yeni bir yer açabileceğini göz önünde bulundurarak;
Genç insanların barışçıl, adaletli ve eşit bir dünyanın aktörleri olduğunu göz önünde bulundurarak;
Aşağıdaki şekilde anlaşmış bulunuyoruz:
Madde 1
Bu Şart altında, “genç” ve “genç insanlar” terimleri, 15-25 yaşları arasındaki tüm kişileri kapsayacak şekilde düşünülecektir.
Madde 2
Taraflar, işbu Şartta tanımlandığı şekilde egemenlikleri altındaki tüm genç insanların hak ve özgürlüklerini tanımayı taahhüt etmektedirler.
Madde 3
Taraflarin işbu Şart altında tanımak üzere taahhüt ettikleri bu hak ve özgürlüklerden yararlanılması, cinsiyet, cinsel tercih, ırk, renk, dil, din, siyasi veya diğer görüşler, tabiiyet veya sosyal öz, ulusal veya etnik bir azınlığa dahil olma, fiziksel veya başka türlü bir engellilik, zenginlik, doğum veya diğer bir durum temelinde her hangi bir ayrım yapılmadan güvence altına alınmak zorundadır.
Madde 4
Genç insanların istekleriyle ilgili ve seçme özgürlüklerine saygılı, uygun profesyonel eğitim alma hakkı vardır.
Bu hakkın tanınması görüşü ile, imzalayan Devletler genç insanlar arasındaki sosyal ve kültürel eşitsizlikleri azaltmak için gerekli şekilde her bir yararlanıcının kapasitesini göz önünde bulunduracaklardır.
Madde 5
İmzalayan Devletler genç insanlara, üniversite de dahil olmak üzere her düzeyde ücretsiz ve iyi kalitede eğitim temin etmeyi taahhüt ederler.
Madde 6
İmzalayan Devletler, mesleki eğitimin türü veya kendilerine en uygun eğitim konusunda serbest seçimlerini kolaylaştırmak için genç insanlara yeterli bilgi ve fikir vermeyi garanti altına almayı taahhüt etmektedirler.
Madde 7
Genç insanların çalışma hakları, Madde 23’ün altında, garanti altına alınmalıdır. Bunu göz önünde bulundurarak, imzalayan Devletler özel olarak genç insanlar için düzenlenmiş bir istihdam politikası çerçevesinde kalıcı işlerin yaratılmasını sağlayacak tüm gerekli önlemleri alacaklardır.
Vasıfsız genç insanlara özel ilgi gösterilmesi gerekmektedir. Bu bağlamda, kalıcı olmayan işlerin kalıcı işlere çevrilmesi ve en az vasıflılar için bütünleşme eğitim programlarına özel sektörün katkıda bulunmasını teşvik etmek için bir ihtiyaç bulunmaktadır.
Daha genel olarak, genç insanlar sosyal ve aktif hayata ahenkli olarak bütünleştirecek somut ve etkin önlemlerden yararlanmalıdır.
Madde 8
Madde 4 ve 5’i akılda tutarak, imzalayan Devletler işsiz gençlere, uzun vadeli işsizliklere veya işsizlik tehdidi altında bulunan gençlere yeterli yardım sağlamayı taahhüt ederler.
Madde 9
Genç insanlar, potansiyel olarak sağlıklarını, eğitimlerini veya fiziksel veya manevi gelişmelerini tehdit eden tüm işlere karşı korunmalıdırlar.
İmzalayan Devletler, uygun düzenlemelerle çalışma saatlerinde okuma izinlerini tanıyacaklardır ve geliştireceklerdir.
Madde 10
Uygun bir işe sahip olamayan genç insanlar, onurlu ve tatminkar bir hayat sürmelerine izin verecek yeterli bir asgari gelir edinme hakkına sahiptirler.
Bu gelir, yararlanıcının bir eğitim kursu görmesi ve bir iş bulması veya yeni bir iş bulması için su götürmez güvenliğini güvence altına almak amacıyla düzenli aralıklarla ve yeterli bir zaman boyunca ödenmelidir.
Madde 11
Genç insanların, gelirlerinden veya sosyal konumlarından bağımsız kaliteli sağlık hizmeti edinme hakkı vardır.
Bu bağlamda, tüm genç insanların yeterli sosyal güvence edinme hakkı vardır.
Madde 12
Taraflar genç insanlara tatmin edici ve nitelikli barınma tedarik etmeyi garanti ederler.
Düşük gelirli genç insanlara öncelikli olarak sosyal barınma sağlanmalı ve kirası uygun olarak ayarlanmalıdır.
Madde 13
Genç insanların temiz ve sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı, ve aynı zamanda çevrenin durumu hakkında bilgilenme ve kamu otoriteleri tarafından bilgilendirilme hakları vardır.
Madde 14
İmzalayan Devletler, okullarda ve işyerlerinde ortaklıklar gibi yapıların çerçevesinde veya gençlik organizasyonları veya diğer platformlar aracılığıyla genç insanların siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel hayata etkin katılımını güvence altına almak için uygun önlemlerin alınması gerektiğini tanırlar.
Bunu göz önünde bulundurarak, genç insanlar belirgin olarak aşağıdaki haklara sahip olacaklardır:
a. Kendi çıkarlarını en iyi şekilde savunacak, sınır tanımayacak şekilde kendi aralarında veya diğer alanlarla işbirliği bağlantıları kuracak, kendi istedikleri şekilde bir organizasyonu seçmek.
b. Kendilerini ifade edecekleri ve demokrasiyi öğrenecekleri alanlar yaratmak, ulusal ve uluslar arası gençlik organizasyonlarının özellikli eğitim alanları oldukları tanınacaktır.
c. Okul, işyeri, tüm düzeyde kamu yaşamı (yerel, bölgesel, ulusal veya Topluluk düzeyi) gibi özellikle kendi hayatlarını etkileyen tüm alanlarda çıkarlarının ortak işletilmesinde etkin ortaklar olarak eşitlik temelinde, kendilerini etkileyen politikaların geliştirilmesine katılmak.
Madde 15
İmzalayan Devletler kanuni olarak kendi topraklarında bulunan göçmenlerin, kendi genç yurttaşları ile aynı hak ve ödevlere sahip olmaları için elinden geleni yapacaklardır.
Madde 16
İmzalayan Devletler, kendi yurttaşların ve kanuni olarak kendi topraklarındaki Avrupa Topluluğu’na dahil olmayan yurttaşların, Taraflarin her hangi birinde oturma izni olup olmasına bakmazsızın tüm Avrupa Topluluğu ülkeleri içinde ve arasında hareket özgülüğünü tanımayı taahhüt ederler.
Madde 17
İmzalayan Devletler, bir Avrupa Topluluğu üyesi ülkede en az beş yıl boyunca kanuni olarak yaşamış tüm Avrupa Topluluğu üyesi olmayan yurttaşların en azından yerel seçimlerde oy kullanma hakkını tanımayı taahhüt ederler.
Madde 18
İmzalayan Devletler, beş yıllım sürekli ve kanuni ikametinden sonra genç göçmenlerin yaşadıkları ülkenin tabiiyetini seçme haklarını tanımayı taahhüt ederler.
Madde 19
İmzalayan Devletler sürekli olarak eğitimcilerin ve gençlerle ilgilenen karar alıcıların eğitimini temin etmeyi taahhüt ederler.
Madde 20
Hukuk, genç insanların özel ve aile hayatlarına saygı duyulmasını, aynı zamanda ikamet ve haberleşmelerinin dokunulmazlığını garanti altına almalıdır.
Madde 21
Genç insanların birlikteliği, hür ve onurlu koşullarda sağlıklı ve normal fiziksel, entelektüel, manevi, ruhani ve sosyal gelişmelerini etkileyecek şekilde tehdit eden tüm muamelelere karşı korunmalıdır.
Madde 22
Hiçbir genç insan, ailelilerinin zoruyla bile olsa işkenceye, insani olmayan veya küçük düşürücü cezalara veya muamelelere tabi tutulamaz.
Genç insanlar, özel konumlarını göz önüne alarak, yukarıdaki paragrafta belirtilen muamelelere karşı özel korunmadan yararlanmalıdırlar.
Madde 23
İmzalayan Devletler geciktirmeden ve kalıcı olarak, 16 yaşından küçük genç insanların çalışmasını yasaklayacaklardır.
Madde 24
Genç insanların kendi ailelerinde yetişme hakkı vardır.
İmzalayan Devletler, genç insanların yeterli imkana sahip olmaması durumunda öz ailelilerin desteklenmesi de dahil olmak üzere bu hakkın uygun şekilde hayata geçirilmesinin kolaylaştırılmasını taahhüt ederler.
Madde 25
Genç insanların bakıma alınması aile yaşantısına sahip olmalarını da etkileyen özel bir önlemdir. Kamu otoriteleri sadece aileye desteğin sağlanmasını gerektiren ve diğer ilgili önemlerin yetersiz olduğu durumlarda bu tür bir önlem uygulayacaklardır.
Madde 26
Küçükler hiçbir şekilde hapsedilemez.
Madde 27
İmzalayan devletler gerektiği kadar uzmanlaşmış pedagojik kurumlar oluşturacaklardır.
Genç insanların bu kurumlara yerleştirilmesi yalnızca kanuni olarak kurulmuş yetkili otoriteler tarafından, bakılan genç insanların sosyal bakımdan kazanılması için yalnızca bakım, koruma veya tedavi amacıyla yapılabilir.
Madde 28
Madde 27’nin altında meşru bir pedagojik kuruma yerleştirilmiş tüm genç insanların, uygun koşulların sürmesini teyit etmek üzere düzenli olarak bağımsız bir komite tarafından izlenmesi gerekmektedir.
Madde 29
Genç insanların sosyal güvenceye sahip olma hakkı vardır.
Madde 30
Tüm genç insanların yerindelikli olarak askeri hizmet yapmaya itiraz hakkı vardır.
Yerindelikli olarak itiraz eden kişinin, askeri hizmetten daha ağır koşullar içermeyen çeşitli alternatif hizmetler arasında tercih yapma hakkı olmalıdır.
Madde 31
İmzalayan Devletler gençlerle birlikte ve gençler için gerçek politikalar geliştirmek amacıyla yeterli yapısal ve finansal önlemler sağlamayı taahhüt ederler.
Bu politikaların, eşit fırsatlara sahip olmaları için dezavantajlı gruplar için belirgin önlemler içermesi gerekmektedir.
Madde 32
Genç insanların ahlaki hususlara saygı göstererek çoğulcu ve güvenilir bilgiye erişme hakkı vardır.
Bu hak herkesin kendi dilinde ücretsiz, bağımsız, açık, kolayca erişilebilir ve nitelikli bilgi edinme hakkına sahip olmayı içermektedir.
Madde 33
İmzalayan Devletler eleştirel bilgilere lojistik ve finansal destek sağlamayı taahhüt ederler.
Madde 34
İmzalayan Devletler, genç insanların anlayabileceği şekilde, genç insanların tüm haklarını içeren bir listeyi sunmayı taahhüt ederler.
Madde 35
İmzalayan Devletler genç insanlara karşılaştıkları hukuki sorunlar konusunda bilgi sağlayacak sorumlu bir görevli atayacaklardır.
Madde 36
Genç insanların işbu Şartta tanınan hak ve özgürlüklerinin ihlal edilmesi durumunda, ulusal veya uluslar üstü bir otoriteye başvurma hakkı bulunmaktadır.
Bu amaçla, genç insanların ücretsiz hukuki danışmanlık alabilme ve seçtikleri bir avukat edinebilme hakkına sahip olacaklardır.
TARİHİ BİR SEÇİM SÜRECİNİN ARDINDAN GENÇLİK
Egemen siyaset alanının ve egemen siyaset etme yöntemlerinin galip geldiği bir seçim süreci daha tamamlandı. Gençlerin,kendi gündemleri etrafında politikalarını yaratmalarının engellendiği, halkçı bir siyaset alanı oluşturulmasına izin verilmediği ve siyasetin yukarıdan yürüdüğü egemen siyaset alanı bir kez daha toplumu maniple edebildi. Geleneksel popülist sağ siyaset yöntemleriyle daha profesyonel biçimler içeren seçmen-parti/müşteri-şirket ilişkileri, “mikro siyaset” mühendisliği, emek ekseninden kopartılmış “kimlik siyasetleri” ve “sosyal politika” gibi neo liberal yeni siyaset yöntemlerinin harmanlandığı bu seçim süreci, meclise giren “liberal solu” da sarmalayarak, egemen sağ siyaset etme yöntemlerini pekiştirdi.
Sonuçta toplam oylarının yarısını aldığı yoksulların umutlarını gaspeden ve dilencileştirme (bu kavramdan anlaşılması gereken “bilinçli bir onursuzlaşma” değil, yoksullaşan yığınların içine düşürüldükleri sefalet koşullarıyla birlikte pragmatist hareket etmek zorunda bırakılmalarıdır.) politikasında çığır açan AKP, “mikro siyasette” görüldüğü üzere öznel becerileri ve emperyalist tekelci sermayenin Ortadoğu ve Türkiye stratejisinin orta vadeli “nesnel” rüzgarını da arkasına alarak seçimden güçlenerek çıktı. İzlediği otoriter, ırkçı-milliyetçi, seçkinci ve halk düşmanı çizgiyle CHP halktan ve sol seçmenden kopukluğuyla geleneksel varlık tutamaklarından vazgeçmesinin bedelini ağır öderken, MHP de Kürt sorunu üzerinden yaratılan ırkçı histeriyle barajı geçebildi/geçirildi. Ağar’ın ihtiraslarına kurban giden merkez sağ birleşmesi ise infilak ettiğini seçim öncesinde zaten göstermişti.
The Newyork Times gibi Emperyalist merkezlerin sözcüsü pozisyonundaki yabancı basında ısrarla vurgulanan AKP’nin “ılımlı İslamcı” kimliğinin arkasında saflaşan halkın, elit bir laisizmin temsilcisi pozisyonundaki Ordu ve ona yaslanan partilere büyük darbe vurduğu, “laikliğe karşı demokrasinin tercih edildiği” ve Ordunun muhtırasına karşı “halk muhtırası” verildiği söylemi esasen bir strateji ve temenniyi açığa vuruyor. Yoksa emperyalist merkezlerin Türkiye’ye bakışlarındaki oryantalist körlüğü değil! (Körlük, bu bakış açısını arkasındaki “emperyalist kodları” es geçerek biçimsel olarak aynen benimseyen küçük burjuva liberal köşe yazarlarında ve liberal sol takımda kendisini gösteriyor: Otoriter-laik ordu siyasetine karşı “mağdur demokrat” AKP’nin zaferi!) AKP’nin “368’lik bir güçle değil” fakat tek başına iktidar olacak kadar güçlü çıktığı bu seçim sonucu emperyalist merkezlerin yüzünü güldürdü. Bu “olumluluğun ve temenninin” AKP’nin halktan gelecek bir muhalefet potansiyelini emerek neo liberal politikaları tam tamına yerine getirmesinden/getirme potansiyelinden ve ona atfedilen “liberal demokrat – ABD yanlısı ılımlı İslamcı” kimliğinden kaynaklandığı bir sır değil. Söz konusu olan Emperyalizmin Ortadoğu politikası
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
HABERLER
11/28/2008