SİYASET VE GERÇEKLER
7/4/2007
Bazıları siyasi başarıyı iktidara gelebilmek olarak tanımlıyor.
Halbuki iktidara gelebilmeyi siyasetin amacı değil de ilk basamağı şeklinde adlandırırsak yanılmamış oluruz.
Ülkede yapılacak ne varsa, iktidar olduktan sonra başlar görüşüyle yola çıkarsak gerçekleri daha net görebiliriz.
Siyasetçilerin ülkesi ile ilişkileri sanıldığı gibi, ona yürekten bağlılık ve halkın mutluluğunu istemekten ibaret sayılmaz.
Siyasetçi; her şeyden önce tam anlamıyla bencilliğinin doruğundadır ve kendilerine verilen talimatları yapma gibi bir zorunlulukla karşı karşıyadır.
Halkın iradesi onlar için önemli değil, önemli olan; kendilerini öneren ve taşıtan güçlere karşı vefa borçlarının yerine getirilmesidir.
Siyaset fotoğrafına bakıldığında, halkın iradesi yerine, hakim olan güçlerin iradesi söz konusudur. Siyasetçiyi siyasetçi yapan seçmen ise, demokrasi gereği, doğru veya yanlışlar adına bir tasdik makamı görevini üstlenerek karşımıza çıkmaktadır.
Bu gerçekleri bilen lider ve vekillerin, kendilerini seçen seçmenden çok, kendilerine bu imkanı sağlayan güç ve kişilere karşı boyunları kıldan incedir ve itaat etmenin kendi çıkarlarına olduğunun farkındadırlar.
Liderler, partiden misyonundan önce kendilerinin ön planda olmalarına önem verirler ve bunu sağlamak adına hemen her yola başvururlar.
Türkiye’de genel anlamda siyasi parti liderlerine baktığınızda neredeyse tamamı kendilerine tanınan bu lüks avantajlardan vazgeçme gibi bir eğilim içinde olamazlar.
Bu nedenle parti içi demokrasi işlemez, liderlerin iki dudağı arasından çıkan sözler adeta kutsaldır ve kimsenin bu sözleri eleştirme yetkisi de yoktur.
Günümüzde kurulan tüm partilerde lider sultası ön plandadır. Parti ve teşkilatın iradesi ise daima ikinci plandadır.
Kısacası, lider ve yakınlarının siyasi çıkarları her şeyin üstünde tutulmakta, parti de oluşan sorunlar kimsenin umurunda bile değildir.
Yakın siyasi geçmişimizi ele aldığımızda, özellikle 1980 sonrasında, siyasetin adeta bir çıkar ilişkisine dönüştüğü söylenilebilir. Halkın ve ülkenin sorunlarını çözecek beyinleri parlamento’ya taşımak yerine, çözümsüzlüklerden medet umanların daima bir adım önde oldukları görülecektir.
Hükümet veya iktidar kendi yandaşlarına imkanlar sağlarken, bu kaynaklardan nasibini alamayan diğer taraflarla hükümet arasında derin bir çatışma ortaya çıkar. Dünya genelinde az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin demokrasi çabalarında bu tür sorunlar hep ön plandadır.
Sistem, bütün yerine parçaların çıkarı adına işlev görür ve dolayısıyla parçalar arsındaki kavga büyüyerek siyasi krizlerin çıkmalarına neden olur.
Gelişmiş ülkelerde bu tür siyaseti göremezsiniz, çünkü sistem toplum adına vardır. İşbaşına gelen hükümetler sistemin kurallara ayak uydurmak gibi bir zorunlulukla karşı karşıyadır. Yeni seçilen her hükümet, sistemin toplum adına gelişmesi için çaba sarf eder. Böylelikle her parça sistemin kendisine tanıdığı hak ve hukuktan yararlanarak çatışmaların da önünü kesmiş olur.
Demokrasi ile idare edilen ülkeler hukuk, adalet ve adil bölüşümden hiçbir şekilde taviz vermezler. Kişiler sisteme dahil olmak için çaba harcarlar. Bunun doğal bir sonucu olarak da; rüşvet, haksız kazanç, devletin kaynaklarını yanlış kullanma gibi sorunlar ortaya çıkmaz.
Türkiye, yeni yüzyılın hemen başında önemli roller oynayacak bir konumda iken,
en düşük düzeyli politikacıların elinde oradan oraya savrulup bilimsel politikalar üretmekten aciz bir ülke konumundadır. Böylesi bir yönetimin adeta esiri haline gelen ülkemizin dünyadaki itibarı da pek tabiî ki tartışmaya açık olacaktır.
Olağanüstü gelişmelerin yaşandığı ve çatıştığı bir coğrafyada, kısır çekişmelerle bir yerlere varmanın imkansızlığı açıktır.
Bugün Türkiye’de iktidara gelen her hükümet, kendinden önceki hükümetlerin icraatlarını yok sayarak, kendi siyasi görüşlerine göre devleti yeniden yapılandırmaya çalışmaktadır. Oysa hiçbir siyasi görüş, ülkenin ve halkın çıkarlarının üstünde değildir. Buna rağmen Türkiye’de parti çıkarları daima hep önde tutulmaktadır.
Son zamanlarda bütün hedefler,demokrat olmak, müslüman gibi yaşamak, Avrupa Birliği ile bütünleşmek gibi , güvenlik ve dış politikaya öncelik vermeyen basit sloganlara sığdırılmaya çalışılıyor. Türkiye’nin asıl derdi bu kavramların ötesindedir.
Siyaseti ülkenin ve milletin daha güçlü olması için değil, daha iyi koşullarda kendilerine yaşam sağlamak için bir araç görenlerin, olan biten her şeye verdikleri tek cevap ise ‘Merak etmeyin,Türkiye güçlüdür’’ olmaktadır.
Bütün bu saydıklarımızdan sonra bir ülkenin güçlü, saygın ve dinamik olabilmesi için, halkının ekonomik yönden güçlü, kalkınmış ve refah içinde yaşıyor olması gerekmez mi?
Türkiye’de çöplüklerden beslenen, yaşamlarını çok zor şartlar altında sürdüren ve her geçen gün açlık sınırının altında yaşayanların sayısının çoğaldığı dikkate alındığında, hepimizin güçlüyüz demek gibi bir lüksümüz olabilir mi?
Dünyanın bütün ülkelerinde mutlaka çeşitli sorunlar vardır. Önemli olan bu sorunların daha büyük felaketlere dönüşmeden tedavi edilerek ortadan kaldırılmasıdır.
22 Temmuz 2007 tarihinde Türk halkı yeni bir seçimi daha gerçekleştirmek amacıyla sandık başına gidecek. Bu seçimlerde meydanlarda boy gösterecek olan siyaset adamlarının ülke hedefleri kısa vadeli politikalar üretmekse bu sevdadan vazgeçsinler. Çünkü Türkiye yeterince zaman kaybetmiştir. Verilen sözler unutulmuştur.
Uzun vadeli projeleri olmayan siyasetçilerin bu seçimlerde millet tarafından kabul görmeyecekleri açıktır. Bütün bu gerçeklerden yola çıkarak geçmişten ders almayanların sonu da öncekiler gibi olacaktır.
Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!